14 Mart 2023 Salı
Türkiye ‘gastronomi’ turizmi atağına kalktı
Berrak Tüzünataç'ın bitmeyen tatili! Denizde sohbet etti
UEFA Avrupa Konferans Ligi'nde kritik gün!
Ramazan’ın bereketi Sahur Vakti’nde yaşanıyor
20 gezegeni yutacak büyüklükte: Türk öğretmen kaydetti daha önce böylesi hiç görülmedi
Ekrem İmamoğlu ve Derya Çayırgan
Özlemle beklenen on bir ayın sultanı Ramazan ayının heyecanı Sahur Vakti’yle Kanal 7’de yaşanacak. Oruç tutmak için hazırlanan Müslümanlara eşlik edecek olan Sahur Vakti, Ramazan ayına özel sohbetlerle izleyicisini bilgilendirecek. Sahur ekranlarının vazgeçilmez programı Sahur Vakti’nde Ramazan ayının faziletleri, bu mübarek aya özel ibadetler, Müslümanların öncüsü Hz. Muhammed’in yaşamından örnekler ve İslam tarihinin tozlu sayfalarında yer alan önemli olaylara yer verilecek.
Ramazan ayının huzuru, Hz. Muhammed’in yaşamından örnekler, izleyicilerden gelen sorular, İslam tarihinde yaşanan önemli olaylar, Kur’an-ı Kerim tilavetleri, çok özel dualar Ramazan boyunca ‘Mustafa Karataş ile Sahur Vakti’nde yer alacak.
Prof. Dr. Mustafa Karataş’ın anlatımlarıyla izleyicisiyle buluşmaya hazırlanan Sahur Vakti Ramazan boyunca her gece 02:30’da canlı yayınla Kanal 7’de…
Tarihi yapı, Dulkadiroğlu Beyliği döneminde ise cüzzam hastalarının tedavi edildiği yer olarak dikkat çektiği biliniyor. Özellikle Roma döneminden başlayarak Kahramanmaraş’ta ve bölgede cilt hastalarının, özellikle cüzam hastalarının bölgeye gelerek şifalı suda yıkanarak rahatsızlıklarından kurtulduğu ifade ediliyor.
Hamam hakkında bilgi veren mahalle sakini 67 yaşındaki Erol Gökduman , “Uyuz Pınarı, Asurlular zamanına kadar dayanan bir suyumuzdur. Asurlular zamanında cüzzamlı hastalara şifa olduğu biliniyor. Şu anda da çevre illerden gelen hastalara da şifa veriyor. Hatta bir doktor buraya gelerek çare bulamadığı kuru kaşıntı sorunun çözdü” dedi.
İTÜ Rektör Yardımcısı ve Maden Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Kumral, “Hedefimiz acaba buradaki yapı, etraftaki genel jeolojik yapıdan farklı mı, değil mi? Bunu ortaya koymak. Makro ve mikro gözlemler yapılacak. Bunlar kimyasal analizlere tabi tutulacak. Bu kimyasal analizlerde de o yapının geneldeki minerolojiyle o bölgenin jeolojisiyle uygun bir kimyaya sahip değil mi, arada farklılık var mı? Bu farklılık Nuh’un Gemisi’ne mi işaret edecek bunları da ortaya koymak amacıyla gerçekleştirdiğimiz bir çalışma olacak” şeklinde konuştu.
Prof. Dr. Kumral, “Bu çalışmanın sonuçlarına göre proje daha da detaylandırılacak. O arazi genel anlamında ele alınacak. Çok daha ince örneklemeler yapılacak. Yeraltının tabiri caizse tomografisi çekilecek. Bir tufandan çıktık, bunların izleri var mı, yok mu? Bunu ortaya koymamız lazım. Bu tufan sonrasında gemiyi boşaltan insanlar nerede yerleşik hale geldiler, bununla ilgili bulgularımız olacak mı? Olmayacak mı? Bunlar hep detaylı şekilde araştırılacak. Buradaki numuneler o bölgenin farklı yerlerinden alındı. Kayaç numuneleri, toprak numuneleri, düşey yönde sistematik numuneler alındı. Bunlar minerolojik açıdan bakılacak. Kabadan inceye doğru jeokimyasal açıdan da incelenecek. Analizlerimizde milyarda 1 mertebesine kadar elementleri okuma imkanına sahibiz. Bu gemiye ait kalıntılar ne olabilir? Ağaç gemiyse, organik gemiler bulabilecek miyiz? Bunlara da bakılacak” ifadelerini kullandı.
Prof. Dr. Kumral, “Geminin içinde bir yaşam vardı. İnsanlar bu geminin içinde yaşadılar, bunlara ait kalıntılar var mı yok mu incelenecek. Göbeklitepe keşfedildi, dünya tarihi sıfırlandı. Biz de acaba bu keşifle böyle bir yola gidebilecek miyiz? Bunu araştırmalarımız sonucunda hep beraber göreceğiz. Her şeyden önemlisi bugüne kadar yapılmış en kapsamlı çalışma” açıklamasında bulundu.
İTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Emin Çiftçi ise, laboratuvarda gerçekleştirilecek çalışmaların Faz 2 olarak adlandırılabileceğine dikkat çekerek, “Örnekler bir hazırlık sürecinden geçiyor. Bunlar farklı süreçlerden geçtikten sonra mineral içerikler ve element içerikler için analiz edilecekler. Sahada anormal bir yapı diyoruz çünkü civarıyla morfolojik olarak tuhaf bir yapı var. Bunun yapay ya da doğal olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bu netice sadece bu yapı değil civarını da örneklediğimiz için civarı ve yapı arasında bir kimyasal kontrast var mı yoksa, uyumlu mu buna bakacağız. Uyumluysa bu doğal bir yapı diyeceğiz. Uyumsuzsa, Faz 3 çalışmasıyla daha ayrıntılı bir örnekleme yapmamız gerekecek. Böyle bir gemi kalıntısı varsa bu ahşapların taşlaşmasını bekleriz, taşlaşmış odun olur. Bunun bir dokusu vardır. Böyle belirtiler var mı mikroskop çalışmaları gösterecek. Jeokimya ve minerolojiye dayalı çalışma olacağı için tartışma getirmez sonuçlar bulacağını ümit ediyorum” diye konuştu.
Prof. Dr. Çiftçi, “Süreç içerisinde birçok görüntülere dayalı, gözlemlere dayalı çalışmalar yapılmış. Buradaki amacımız bu ölçekte ilk defa. Biz özel izinle bu çalışmayı yaptık. Yapacağımız bir keşifle sonuçlanacaksa bu büyük bir keşif olacak. Tersi bir durum da mümkün ama en azından tartışma burada sonlanacak. Diyeceğiz ki; jeoloji, mineroloji, jeokimya şunu diyor. Burada böyle bir yapı yok. Bu tamamen doğanın oyunu. Eski bir heyelan sahası. Bir gemi silueti oluşmuş. Buna bir nokta koymak lazım. Bu bir efsane, burada değilse nerede şeklinde arayışlar sürecektir. O bölge cazibesini kaybetmeyecek. Gemi olduğu söylenen şeyin Ağrı Dağı ile de bir ilişkisi yok. Arayışlar devam edecek. Sonuçları biz de merak ediyoruz. Yaklaşık 1 ay içerisinde sonuçlar çıkabilir” ifadelerini kullandı.
MS 37-68
İftira Kurbanı Neron
Roma imparatorları hakkında hiç iyi şeyler yazılıp çizilmedi: Kendileri “imperium”un hayranı olan, yüzyıllar boyunca Roma modeli üzerine en güzel binaları diken kişiler, efendilerine karşı hakaretlerini ve aşağılamalarını eksik etmediler. Kamuoyu, Tiberius’un sübyancılığından Caligula’nın deliliğine kadar, onların yalnızca kötü yanlarını akılda tuttu; Hıristiyanlık yerine tekrar eski pagan dinini yerleştirmeye yeltenen Julianus’un korkunç ihanetini saymıyoruz.
Bu gözden düşüşün büyük kısmı sıkıcı yazar (onu yargılayan özellikle Roger Vailland’dır) Suetonius’la ilişkilidir; kendisi dedikoduları ve doğru bilgileri toplamış, Oniki Sezar’da bize en şaşırtıcı canavar portrelerinden oluşan bir sergi miras bırakmıştır; Roma’dan ve onunla ilgili her şeyden sonsuza dek iğrenmek üzere. Jül Sezar ve Augustus bu katliamdan kıl payı kurtulmuşlar.
İçlerinde en kötüsü Neron’du, ölümsüz şehri bilerek yakmış ve şehir yanarken (Holyvvood’un uydurduğuna göre) terasında keman çalmıştı (o dönemde keman yoktu). Koca göbekli bu iğrenç adam şehri aydınlatmak için Hıristiyanları yaktırmış ve başka korkunç işler yapmıştı.
Eğer inanmıyorsanız, Suetonius’a başvuralım:
XXVI. Taşkınlık, ahlaksızlık, lüks, cimrilik, şiddet onun önce kademe kademe, gizlice ve sanki gençliğinden dolayı baştan çıkarılmış gibi esiri olduğu kötülüklerdi; ama o zaman bile kimse bu olayların yaşından değil de kişiliğinden ileri geldiğinden şüphelenmedi.
İşe bak! Yazar bize nasıl hem savurgan (lüks) ve hem de cimri olunabileceğini açıklamıyor, üstelik bunlar gizli olduğuna ve kendisi de henüz doğmadığına göre, bunları nasıl öğrendiğini de anlatmıyor. Ayrıca insanın yaşı ilerledikçe kötüleştiğine inanıyormuş gibi görünüyor. Ne önemi var. Kanıtlar mı?
Güneş batar batmaz, başına bir bone veya başlık geçirir, kabareden kabareye koşar veya sokaklarda avare avare dolaşırdı; oyun olsun diye, ama bu oyun masum değildi: Aslında, yemekten dönen insanları dövüyor, kendisine direndiklerinde onları yaralıyor ve lağım çukurlarına atıyordu. Hatta küçük dükkânların kapılarını kırıp buraları yağmalayacak kadar ileri gitmişti; evine bir tür çarşı kurmuş, orada ganimetini, ürün bir an önce ortadan kaybolsun diye açık artırmayla parçalar halinde satıyordu. Sık ak bu tür dövüşlerde, gözlerini hatta hayatını kaybetme tehlikesi geçirdi; karısına hakaret ettiği bir senatör az kalsın onu dövmekten öldürüyordu. Bu kötü maceradan sonra, tabii ki peşinde kendisini uzaktan ve gizlice takip eden tribünleri olmadan halkın içine çıkma riskine bir daha girmedi.
Bu yalnızca küçük bir örnek. Bu kadarı yeterli çünkü gerisi de bir o kadar mide bulandırıcı. Suetonius’un böyle tasvir ettiği kişi, onun söylediğine bakılırsa, kendi kendini büyük bir faciaya sürükleyen ahlaksız bir budala. Bu gece gezintilerinden sonra nasıl hayatta kaldığı bile şaşırtıcı çünkü Romalılar, tıpkı günümüzdekiler gibi, ateşli bir baş belasının kendilerini itip kakmasına izin verecek kişiler değillerdi. Hem neden büyükler daha göz alıcı olduğu halde Neron küçük dükkânlardan çalıyordu?
Ama Suetonius’un dedikodularını nereden topladığını iyi biliyoruz: Neron’a (karşılığını fazlasıyla gördüğü) nefret duyan aristokrasiden. Neron’un ölümünden bir yıl sonra 69’da Hippo Regius’ta doğan ve 125’e doğru ölen bu sözde anı yazarı, kesinlikle ne Neron ne de onun hükümdarlığı zamanındaki imparatorlukla ilgili herhangi bir şey görmüştü.
Geri kalanını keşfetmeyi adi suçlarla ilgili polis kayıtlarından fazla midesi bulanmayacak kişilere bırakacağız: Karşılaştıracak olursak, Marquis de Sade’ın eserleri biraz fazla abartılmış çapkınlıklar gibi kalıyor. Eski tarihçilerin (aslında yüzyıllar eserlerini ve isimlerini koruduğundan onlara anı yazarı demek gerekir) kendilerine biraz fazla kolay verilmiş nüfuzları büyük ölçüde zarar görmüş gibi görünüyor.
Şüphesiz Suetonius’a inanmak gerekirse, eğitmeni Seneca’nın derslerinin imparator Neron’a hiç faydası olmadığı görülüyor, çünkü dedikoducumuz yazmayı unutmuş ama Neron’un babası Claudius oğlunun eğitimini ünlü bilgeye teslim etmişti; Claudius öldürüldüğünde ve Neron 17 yaşında imparator olduğunda, imparatorluğun gerçek hükümdarı Seneca ve eyalet valisi Burrus’tu.
Seneca, Suetonius’un anlattığı suç unsuru tuhaf hareketleri asla hoş görmezdi. Mutlu Hayat ve Bilgenin Sarsılmazlığı‘nın yazarı olan filozofun etkisi, tersine, yararlı oldu ve Neron’a en düşman tarihçilerin görüşüne göre bütün imparatorlukta varlığını hissettirdi.
Neron bir erdem timsali olmadı, ancak gariptir ki Avrupalılar söz konusu olduğunda hoşgörü gösterilmeyen şeyler, çöllerin serapları tarafından korunan firavunlarda affediliyor. Yoksa kabahat bilinçaltında yatan ırkçılıkta olabilir mi?
Neron’a en sık atfedilen suça gelelim: Roma’nın yakılması. Bu suçlama doğrudan dönemin halkının inancından geliyor: Nitekim, Tacitus ve Dion Cassius’tan öğrendiğimize göre, halk bu yangını tanrılann öfkesinin işareti olarak yorumlamış ve bunun sebebinin Neron olduğundan şüphelenmiş. Bu eski komplo teorisinin kökeni yine Suetonius’a (Neron, 38) ve ayrıca Dion Cassius’a (Roma Tarihi, LXII, 16-17) dayanıyor. Onlar imparatorluk sarayının kölelerinin Roma’nın çeşitli mahallelerine cayır cayır yanan kütük ve meşaleler attıklarını anlatıyorlar. Ama bunların imparatorluk sarayının köleleri olduklarını nereden bilebilirlerdi ki? İki yazar yazmayı unutmuşlar ama Neron bu yangında en güzel saraylarından biri olan, sanat koleksiyonları ve hazinelerinin toplandığı Domus Aurea’yı kaybetmişti.
Yangın 64 yılının Temmuz ayında, yılın en sıcak zamanında, Tiber’in kıyısında sıralanmış yağ satıcılarının bulunduğu dükkânlar ve küçük barakalarda başlamıştı. Rüzgâr yangını körüklemişti.
Tarihçi Catherine Salles yüzyıllar boyunca Neron’a yapılan suçlamanın yersizliğini gösterdi. Özellikle, imparatorun faciayı öinlemek için aldığı önlemleri hatırlattı: Neron evini kaybedenlere imparatorluk bahçelerini açmış ve Ostia Limanı aracılığıyla imparatorluğun diğer bölgelerinden buğday getirtmişti. Kundakçı bir tiranın yapacağı şey değil bu.
Yangının sorumluluğu, geçerli bir neden olmaksızın Hıristiyanların üzerine atıldı ve Tacitus’un söylediklerine dayanılarak “uçsuz bucaksız kalabalıkların” kurban edildiği ileri sürüldü: Tarihçi Richard Bodeus bu tahmini iki ya da üç yüz kurbana kadar düşürdü. Yine de fazla ama o dönemde böyle büyük bir faciaya yol açmış insanlar için bu doğru cezaydı.
Neron’u, özellikle Suetonius denen kişinin dedikodularından kurtarmak ve ona “sıradan” imparator kimliğini geri vermek için şüphesiz hayli çalışmak gerekecek.
4000 yıllık Aldatmacalar-Gerald Messadıe .